İçeriğe atla

Kuyunun Dibindeki Işık

1/2 · Birinci Bölüm — Mektup

0%

Örnek bölüm · 4 dakika

Birinci Bölüm — Mektup

Kuyunun Dibindeki Işık — Nehir Yalın

Suyun çekildiği yerde toprak, sakladığı her şeyi teker teker geri verir; acele etmez, önce kokusunu gönderir.

Selma Akkuş bunu ilk kez otuz yıl önce, Konya Ovası'nda bir sondaj kuyusunun başında öğrenmişti. Ekip şefi, elini toprağa sürüp parmaklarını burnuna götürmüş, “İki metre daha,” demişti. Selma o zamanlar genç bir hidrolog olarak sayılara güveniyordu; kokuya değil. İki metre sonra su çıktığında hiçbir şey söylememiş, akşam çadırda not defterine tek satır yazmıştı: Ölçüm doğruydu ama önce o bildi.

Şimdi altmış üç yaşında, emekliliğine üç ay kalmış, Ankara'daki dairesinde mutfak masasında oturuyor ve elinde köyden gelen bir zarf var. Zarfın üstünde adı, soyadı ve şu adres yazılı: Sinop, Karaburun köyü çıkışlı, Ankara'ya, su mühendisi Selma Hanım'a. Postane bunu bir şekilde bulmuştu. Selma zarfa uzun uzun baktı; kırk yıldır o köyden ona hiçbir şey gelmemişti.

İçinden çıkan kâğıt, defterden koparılmış çizgili bir sayfaydı. Yazı kalındı, harfler birbirine yaslanmıştı.

Selma Hanım,

Ben Muhtar Cemil'in oğlu Yusuf. Babam üç sene evvel vefat etti. Köyde yedi hane kaldık. Kuyu kurudu. Yazın azalırdı, bilirsiniz, ama bu sefer kışın da gelmedi. Devlete yazdık, sondaj için sıra verdiler, üç sene sonraya. Köyde diyorlar ki suyun nereye gittiğini bilen tek kişi Ali Ağabey'in kızıdır. Sizi kastediyorlar. Gelir misiniz bilmem. Yol parasını karşılarız.

Bir de şu var: Kuyunun dibi göründü. İçinde bir şey var.

Selma mektubu masaya bıraktı. Balkon kapısı açıktı, aşağıdan bir kamyonun geri geri gitme sesi geliyordu. Kırk yıl boyunca insanlar ona hep suyun nerede olduğunu sormuştu. Bu, ilk kez suyun nereye gittiğini soran mektuptu.


Kırk yıl önce, on dokuz yaşındayken bu köyden çıkmıştı. Çıkmak fiili doğru değil belki: çıkarılmıştı. Babası bir sabah onu Sinop'a götürmüş, otogarda bileti eline tutuşturmuş, “Sen burada kalmayacaksın,” demişti. Selma nedenini sormamıştı, çünkü nedenini biliyordu. O yaz köyde bir kız kaybolmuştu ve Selma, kaybolan kızın en yakın arkadaşıydı. Kimse ona bir şey sormamıştı; asıl mesele buydu. Bir köy, bir kızı kaybettiğinde soru sorar. Sormuyorsa, cevabı biliyordur.

Otobüs kalkarken babası cama vurmuş, “Su oku,” demişti. Selma yıllarca bu cümleyi bir öğüt sanmıştı. Sonra bunun bir emir olduğunu anladı: Suyu oku. Bir gün dönersen, okumayı bilerek dön.


Yola çıkmadan önce iki şey yaptı. Birincisi, kurumdaki eski meslektaşı Nuri'yi arayıp bölgenin son on yıllık yeraltı suyu haritalarını istedi. Nuri telefonda güldü. “Selma Hanım, siz emekli olmuyor muydunuz?”

“Üç ay var.”

“Yani üç ayınızı kuyu bakmakla mı geçireceksiniz?”

“Kırk yılımı öyle geçirdim, üç ay ne ki.”

İkincisi, dolabın üst rafından eski bir alüminyum kutu indirdi. İçinde 1974 yazından kalma üç fotoğraf, iki bilye ve katlanmış bir kâğıt vardı. Kâğıdı açmadı. Kırk yıldır açmıyordu. Kutuyu çantasına koydu.

Sabah beşte otobüse bindi. Pencere kenarına oturdu, Ankara çıkışındaki tarlalara baktı. Toprak açık kahverengiydi, olması gerekenden açık. Bir hidrolog için manzara yoktur; sadece veri vardır. Bitkinin rengi bir veridir, tozun havada asılı kalma süresi bir veridir, köpeğin gölgeye çekilme saati bir veridir. Selma bütün yol boyunca istemsizce veri topladı ve topladıkça içi daraldı. Kuzeye çıktıkça yeşil koyulaştı ama toprak hâlâ yanlış konuşuyordu.

Boyabat'tan sonra dolmuşa geçti. Şoför, “Karaburun mu?” diye sordu, sonra dikiz aynasından baktı. “Oraya kim gider bu mevsimde?”

“Ben giderim.”

“Akrabanız mı var?”

Selma bir an düşündü. “Kuyum var,” dedi.

Şoför güldü, sonra gülmesi yavaşça yüzünden silindi, bir daha konuşmadı.


Köy, hatırladığı gibi değildi; hatırladığından daha küçüktü. Bütün dönüşlerde olduğu gibi ölçek şaşmıştı: meydan bir avludan ibaretti, çınar ise devasa. Ağaçlar insanları bekler, insanlar ağaçları büyütür.

Yusuf onu meydanda karşıladı. Kırk beş yaşlarında, geniş omuzlu, elleri babasınınki gibi. “Hoş geldiniz,” dedi. “Tanıyamadım, doğrusu. Fotoğrafınızı gazetede görmüştüm, bir barajı anlatıyordunuz.”

“O baraj yanlış yere yapıldı.”

“Öyle mi?”

“Öyle. Söyledim, dinlemediler.”

Yusuf başını salladı. Köylüde, kendi bildiğini söyleyen birine karşı yıllar içinde biriken temkinli bir saygı vardır; ne itiraz eder ne de onaylar.

Kuyu, meydanın kuzeyinde, alçak bir taş bileziğin içindeydi. Üstündeki demir kapak açık duruyordu. Selma bileziğe yaklaşırken adımlarının yavaşladığını fark etti; kırk yıl önce bu kuyudan su çekmişti, buz gibiydi ve ağzı tuzluya çalardı.

Eğilip baktı.

Kuyunun dibi görünüyordu. Yirmi iki, belki yirmi üç metre. Dipte çamur bile yoktu; kuru, çatlamış, gri bir taban. Ve tabanın ortasında, dikdörtgen, koyu bir gölge.

“Sandık,” dedi Yusuf arkasından. “İple indik, çıkaramadık. Kilitli değil ama açmadık.”

Selma doğruldu. Kalbi hızlanmıştı, bunu kendine itiraf etmedi. “Neden açmadınız?”

Yusuf gözlerini kaçırdı, meydanın öbür ucuna baktı; orada iki yaşlı adam duvar dibinde oturmuş, onları izliyordu.

“Köy istemedi,” dedi.

Selma çantasını omzundan indirdi, yere koydu. Kırk yıl önce bu meydanda kimse bir şey sormamıştı. Şimdi kimse bir şeyi açmak istemiyordu.

“Ben açarım,” dedi.