Sample chapter · 3 minutes
Opening — The Seventeen Names of the Wind
The Wind Gatherers — Nehir Yalın
Rüzgârın adını bilmeyen adam, denizde misafirdir.
Rıza Usta bunu söylerken kimseye bakmaz; iğneyi bezden geçirir, ipliği dişiyle keser, sonra devam eder. Yetmiş dokuz yaşında ve elinde son yelkeni var. Son olduğunu kimseye söylemedi, ama atölyeye giren herkes anlıyor: duvarda asılı duran kalıplar tozlanmış, tezgâhın altındaki bez topları eksilmiyor.
Karaburun'da yelken dikmek bir zamanlar bir meslekti. Şimdi bir açıklama. Kim gelse aynı soruyu soruyor: “Hâlâ yapılıyor mu bu?” Rıza Usta cevap vermiyor, çünkü sorunun cevabı sorunun içinde saklı.
Babası ona rüzgârın on yedi adını öğretmişti. Poyraz, yıldız, karayel, gündoğusu, lodos, kıble, batı, imbat — bunlar herkesin bildikleri. Bir de öbürleri var: sabaha karşı sudan yükselen ve yelkeni şişirmeden geçen soluk; balık sürüsünden önce gelen, yüzeyi karıncalandıran ürperti; fırtınadan yarım gün evvel kesilen ve denizi ayna gibi yapan dul. Bu sonuncusunun adını duyan yabancılar hep gülümser. Rıza Usta açıklamaz.
“Yazsana,” demişti oğlu bir keresinde, İstanbul'dan geldiğinde. “Bunları bir yere yazsana baba.”
“Yazınca ne olacak?”
“Kalır.”
“Kalmaz,” demişti Rıza Usta. “Kâğıtta kalan bilgi değil, tarifi olur. Tarif de yemek değildir.”
Ada, kıyıya bir mayıs sabahı geldi. Yirmi dokuz yaşında, çantasında iki alet, aklında bir program vardı: kıyı boyunca üç ölçüm direği kurmak, altı ay veri toplamak, rapor yazmak, İstanbul'a dönmek. Şirket, bölgeye rüzgâr türbini yapıp yapmayacağına bu rapora bakarak karar verecekti.
İlk gün, direği dikeceği tepede iki saat durdu. Anemometre dakikada bir değer yazıyordu. Ada değerlere baktıkça huzur buluyordu; sayılar tartışmaz, gücenmez, kendini savunmaz.
İkinci gün muhtar yanına geldi. “Hoş geldiniz,” dedi. “Ne ölçüyorsunuz?”
“Rüzgârı.”
“Sonra?”
Ada, sorunun bu kadar kısa yoldan can alıcı yere varmasına hazırlıklı değildi. “Sonra rapor yazacağım,” dedi.
Muhtar başını salladı. “Rapora yazarsınız da,” dedi, “rüzgârın buradan geçerken ne yaptığını yazamazsınız.”
“Ne yapıyor?”
“Ekmek yapıyor,” dedi muhtar. “Yirmi hanenin ekmeğini yapıyor, üstüne bir de gürültü etmiyor.”
Ada gülümsedi, sonra gülümsemesinin karşı tarafta bir kapı kapattığını fark etti. Not defterine, o gün ilk kez sayı olmayan bir şey yazdı: Burada rüzgâr, kaynak değil; komşu.
İkisi ilk kez haziranın ortasında karşılaştı. Ada, kalibrasyon için sahile inmişti; Rıza Usta atölyenin önünde bezini sermişti. Ada durdu, baktı. Bez, ölçüsü tutmayan bir üçgendi; hiçbir kenarı diğerine benzemiyordu.
“Simetrik değil,” dedi Ada, düşünmeden.
Rıza Usta başını kaldırmadı. “Deniz de değil,” dedi.
Ada çömeldi. “Neye göre kesiyorsunuz peki?”
“Tekneye göre. Sonra rüzgâra göre.”
“Hangi rüzgâra?”
Rıza Usta ilk kez ona baktı. Gözleri açık renkti, yaşlı denizcilerin gözleri gibi güneşten yıkanmış. “Bak,” dedi. “Sen kaç rüzgâr biliyorsun?”
Ada bir an düşündü. “Yön ve hız biliyorum,” dedi. “Sekiz yön, sekiz basamak.”
“Yani bir rüzgâr biliyorsun,” dedi Rıza Usta. “Adı: kuvvetli.”
Ada itiraz etmek istedi. Etmedi — çünkü adam haksız değildi, sadece eksikti; ve Ada o yaz boyunca eksik ile yanlış arasındaki farkı öğrenecekti.
O akşam çadırında oturup verilere baktı. Ekranda düzgün bir eğri vardı: gündüz yükselen, akşam düşen, sabaha karşı dipte kalan bir çizgi. Sonra saat 04.20 civarında, iki günde bir tekrarlayan küçük bir çıkıntı gördü. Ölçüm hatası sanıp filtreledi.
Üç gün sonra atölyeye uğradığında lafın arasında sordu: “Sabaha karşı dörtte bir şey oluyor mu burada?”
Rıza Usta iğneyi bıraktı.
“Soluk,” dedi.
“Ne?”
“Adı soluk,” dedi ihtiyar. “Su ısınmaya başlarken bir kere içini çeker. Yelkeni şişirmez, elini ürpertir. Balıkçı ona bakıp gününü ayarlar.”
Ada geri döndüğünde filtrelediği veriyi geri açtı. Çıkıntı oradaydı; on dört günde yedi kez, hep 04.10 ile 04.35 arasında.
Not defterine ikinci cümlesini yazdı: Ölçtüğüm şeyin adı varmış. Ben koymadım.