Skip to content

The Last Letter Writer

1/1 · The Last Letter Writer

0%

Full text · 3 minutes

The Last Letter Writer

The Last Letter Writer — Nehir Yalın

Ulu Cami'nin kuzey kapısının yanında, iki dükkân arasındaki bir metre yirmi santimlik boşlukta, kırk bir yıl boyunca bir masa duruyordu.

Masanın arkasında oturan adamın adı Şükrü Bilen'di ve mesleği, başkalarının söylemek istediklerini yazmaktı. Dilekçe de yazardı, mektup da; ama kendini tarif ederken hep aynı cümleyi kurardı: “Ben yazıcıyım.”

İlk gittiğimde 2007'ydi, gazetede kaybolan meslekler dizisi yapıyordum ve bana verilen liste uzundu. Şükrü Bilen'i listeye koyan editörüm, “Adam seksenine geliyor, acele et,” demişti.

Acele ettim; yine de üç yıl gittim.


Yazıcının işi, sanıldığı gibi, okuma yazma bilmeyenlere yazmak değildi. 2007'de Türkiye'de okuma yazma oranı yüksekti ve müşterilerinin çoğu okuryazardı. Onlar yazmayı biliyordu; ne yazacağını bilmiyordu.

“İnsan kendi derdini yazamaz,” demişti Şükrü Bey. “Yazarken utanır. Utanınca da ya çok yazar ya hiç.”

Masasında bir tükenmez kalem, bir mürekkepli kalem, iki tür kâğıt ve bir de küçük teneke kutu vardı. Kutuda pul yoktu; kutuda, yazdığı mektupların ilk cümleleri vardı. Beğendiği bir açılış cümlesi kurduğunda küçük bir kâğıda not eder, kutuya atardı. “Cümle biriktiriyorum,” diyordu. “Ne yapacağımı bilmiyorum ama atamıyorum.”

Bir keresinde kutuyu açıp okumama izin verdi. Otuz beş yıllık açılış cümleleri. Bazıları şöyleydi:

Oğlum, bu mektubu sana kızgın olmadığımı söylemek için yazdırıyorum, kızgınım.

Kardeşim, tarlayı sattık. Sana sormadan sattık. Şimdi soruyorum: darılır mısın?

Hâkim Bey, ben suçsuzum demeyeceğim, çünkü herkes diyor.

Anne, buradaki kış senin dediğin gibi değil, daha uzun.

Bunların hepsi başkalarının kelimeleriydi ve hiçbiri değildi. Yazıcının işi tam olarak buydu: birinin ağzından çıkanı alıp, o kişinin demek istediğine çevirmek. Bir tür tercümanlık; ama kaynak dil ile hedef dil aynı.


Zanaatların kaybolmasını anlatan yazılarda hep bir teknoloji suçlanır: makine geldi, el emeği bitti. Yazıcılıkta böyle olmadı. Şükrü Bey'i bitiren şey daktilo ya da bilgisayar değildi. Onu bitiren şey, dilekçelerin standartlaşmasıydı.

2010'lardan itibaren devletle konuşmak için cümle kurmaya gerek kalmadı; form dolduruldu. Formda “Derdinizi anlatın” kutusu yoktur; “Talep türü” seçilir. Bu, verimlilik açısından iyi bir şeydir. Ama bir yan etkisi vardır: insanın kendi derdini kendi cümleleriyle kurma pratiği körelir.

Şükrü Bey bunu şöyle söylemişti: “Eskiden gelen adam bana derdini anlatırdı, ben yazardım. Şimdi gelen adam bana kâğıdı uzatıyor, 'Buraya ne yazayım?' diyor. Ben de bilmiyorum, çünkü derdini anlatmadı.”


Son kez 2011 sonbaharında gittim. Masa yerinde duruyordu ama Şükrü Bey oturmuyordu; iki dükkân sahibinden biri, “Hastanede,” dedi. “Kalp.”

Masanın üstünde muşamba örtü vardı ve örtünün altında teneke kutu duruyordu. Dükkân sahibi kutuyu bana uzattı: “Sana bırakmış. 'Gazeteci hanım gelirse ver' dedi.”

Kutuyu aldım, o akşam otelde açtım. En üstteki kâğıt yeniydi, mürekkep tazeydi. Üstünde tek satır yazıyordu ve bu, kırk bir yılda ilk kez, kendi adına yazdığı bir açılış cümlesiydi:

Ben yazmadım, sadece söyleyemeyenlerin yerine sustum.

O cümleyi hâlâ çalışma masamın üstünde tutuyorum. Bir zanaatın kaybolması, bir aletin kullanılmaz olması değildir. Bir zanaat kaybolduğunda, o zanaatın taşıdığı bir dikkat biçimi kaybolur: birinin karşısına oturup, susmasını bekleyip, sonra ona ne demek istediğini sormak.

Bunun yerine bir kutu koyduk. Kutunun adı: Talep türü.