Skip to content

The Light at the Bottom of the Well

2/2 · Chapter Two — 1974

0%

Sample chapter · 3 minutes

Chapter Two — 1974

The Light at the Bottom of the Well — Nehir Yalın

Sandığı çıkarmak iki gün sürdü. İlk gün ip kısa geldi, ikinci gün Yusuf ilçeden çıkrık ve halat getirdi. Selma kuyuya inmek istedi; köyde kimse buna razı olmadı.

“Yirmi üç metre,” dedi Yusuf. “Hem hava az olur dipte.”

“Hava az olmaz. Kuyu geniş, kapağı açık, akım var. Ölçtüm.”

“Neyle ölçtünüz?”

Selma mumu gösterdi. Yusuf ona baktı, sonra ilk kez güldü — babasının gülüşüydü, bir yanı hep asık. “Peki,” dedi. “Ama ipin ucunda ben olacağım.”

Dibe indiğinde en çok sesin değişmesi şaşırttı onu. Yukarıdan gelen bütün gürültüler yuvarlaklaşıyordu; köyün konuşması, çınarın hışırtısı, uzaktaki bir motor. Kuyu, dünyanın sesini alıp yumuşatıyordu. Selma bir an, kırk yıldır bu sessizliği aradığını düşündü ve düşüncesinden utandı.

Sandık ahşaptı, demir köşeliydi, üstünde kalın bir kir tabakası vardı ama çürümemişti. Suyun altında kalan ahşap çürümez; havayla buluşan çürür. Bunu da mesleği öğretmişti: bir şeyi korumanın en iyi yolu bazen onu görünmez kılmaktır.

Yukarı çıkardıklarında köylüler meydana toplanmıştı. Yedi hane, on bir kişi. Kimse yaklaşmadı; hepsi çınarın gölgesinde, birer adım geride durdu. Selma kapağı kaldırdı.

İçinde su yoktu, nem yoktu, küf yoktu. Bir defter, iki mektup, katlanmış bir kâğıt ve bir çocuğun çizdiği harita vardı.

Defterin kapağında, kurşun kalemle, özenli ve biraz da gösterişli bir el yazısıyla şöyle yazıyordu:

Emel Kuru — 1974 Yaz Defteri. İzinsiz okuyanın gözüne dizine dursun.

Selma defteri elinde tuttu ve uzun bir süre kımıldayamadı. Emel'in yazısını kırk yıl sonra tanımak, bir sesi tanımak gibiydi; kalp, akıldan önce hatırlıyordu.

Arkasından biri, yaşlı bir kadın sesi, “Aç bakalım,” dedi. “Madem çıkardın.”

Selma başını kaldırdı. Konuşan Şerife Teyze'ydi; kırk yıl önce köyün ebesiydi, şimdi doksanına yakın, bastonlu. Bakışlarında merak yoktu. Bekleyiş vardı — uzun zamandır bekleyen birinin sabırsız olmayan bekleyişi.

“Şimdi değil,” dedi Selma.

“Ne zaman?”

“Okuduktan sonra.”

Kalabalıktan bir hareket geçti. Biri, “Köyün malı,” dedi. Selma sesin sahibini göremedi.

“Köyün malıysa,” dedi Selma, sesini yükseltmeden, “niye kuyunun dibindeydi?”

Kimse cevap vermedi. Kırk yıl önce de böyle olmuştu: soru sorulur, cevap verilmez, sonra soru soranın gitmesi beklenirdi. Ama bu sefer giden yoktu. Selma sandığı kapadı, kolunun altına aldı ve babasının evine doğru yürüdü. Arkasından kimse gelmedi; sadece bakışlar geldi, onlar da bir yere kadar.


Baba evi ayaktaydı. Çatı akıyordu, ocak sağlamdı, pencerelerden biri tahtayla kapatılmıştı. Yusuf'un karısı Hatice sabah gelmiş, bir odayı temizlemiş, yer yatağı sermişti. Masanın üstünde bir tabak haşlanmış yumurta, bir parça peynir ve bir sürahi su vardı.

Su, ilçeden geliyordu artık. Damacanayla. Bir kuyu köyünde damacana görmek, Selma'ya ölüm ilanı gibi göründü.

Lambayı yaktı, defteri açtı.

15 Haziran. Bugün Selma ile denize indik. O yüzmeyi biliyor, ben bilmiyorum. Bana öğretecek. Karşılığında ben de ona bir şey öğreteceğim ama ne olduğunu daha bilmiyorum.

Selma parmağını sayfanın kenarına koydu. Nefesini tuttuğunu fark edip bıraktı.

22 Haziran. Yüzmeyi öğrendim sayılır. Selma'ya öğreteceğim şeyi buldum: yalan söylemeyi. O hiç bilmiyor. Yalan söyleyemeyen insan burada yaşayamaz diyorum, gülüyor.

4 Temmuz. Babam ocağı kapatıyor. Adamlar geldi, ölçtüler. Kuyunun suyunu istiyorlarmış, fabrikaya. Muhtar imza topluyor.

9 Temmuz. Selma'nın babası imza vermedi. Bizimki verdi.

Selma durdu. Sayfanın kenarında, sonradan, daha koyu bir kalemle eklenmiş bir not vardı:

(Sonra: verdiği için değil, geri istediği için.)

Dışarıda bir köpek havladı, sonra sustu. Selma sayfayı çevirdi. Tarih atlamıştı: 9 Temmuz'dan sonra 26 Temmuz geliyordu ve yazı değişmişti — harfler küçülmüş, satırlar sıkışmıştı.

26 Temmuz. Kuyuya bir şey attılar. Gece gördüm. Anlatmayacağım, kimseye. Ama yazacağım, çünkü yazmazsam sanki olmamış olacak.

Selma defteri kapadı, avucunu kapağın üstüne koydu ve odanın loşluğunda uzun süre öyle oturdu. Kırk yıl boyunca su aramıştı: yer altındaki damarları, kayanın gözeneklerini, yağmurun toprağa kaç günde indiğini. Meğer bütün o yıllar boyunca tek bir soruyu ertelemişti.

Suyun nereye gittiğini değil — kimin sustuğunu.